anılar canlanıyor bazen.

anılar canlanıyor bazen.

bazısı,
kimisi, 
birisi, 
ötekisi, 
yanındaki, 
arkandaki, 
uzaktaki, 
yakındaki, 
denese de, 
içi, 
dışı, 
biyeri,

sahte.

bazısı,

kimisi, 

birisi, 

ötekisi, 

yanındaki, 

arkandaki, 

uzaktaki, 

yakındaki, 

denese de, 

içi, 

şı, 

biyeri,

sahte.

yazın haberini getiren bu güzel bahar gününde, bi vakit inandığım bazı şeyleri ve olmamasını istediklerimi geride bırakmaya karar verdim.
samimiyetine inandırıp sonra bunu yanlış kullananı, paylaştığını düşünüp yarı yolda bırakanı, konuştuğunu zannedip konuşmayanı, inciteni, düşünmeden hareket edeni, ilgisiz olanı, çok fazla tartışanı, kabalığı, çatık kaşları, öyleyken böyle olanı, vermeyip sadece alanı, bir şeye merakı olmayanı, ağırlıktan başka bişey yansıtmayanı, kendisiyle barışık olmayanı, hep kötüleyeni, hiçbirşeyi beğenmeyeni, yumuşak olmayanı, etrafına anlamsız çizgiler çekip onun içinde duvardan duvara çarpanı, gelişmek için uğraşmayanı, sevgisini korkmadan veremeyeni, öylesine kendinden emin olup beni doğrularımdan neredeyse şaşmaya yönlendireni ve olduğu yerin sadece gölgesinde güneşlenmeye çalışanı bırakıyorum. an itibariyle, koptuk.
bulutlar dağılmak üzere.

yazın haberini getiren bu güzel bahar gününde, bi vakit inandığım bazı şeyleri ve olmamasını istediklerimi geride bırakmaya karar verdim.

samimiyetine inandırıp sonra bunu yanlış kullananı, paylaştığını düşünüp yarı yolda bırakanı, konuştuğunu zannedip konuşmayanı, inciteni, düşünmeden hareket edeni, ilgisiz olanı, çok fazla tartışanı, kabalığı, çatık kaşları, öyleyken böyle olanı, vermeyip sadece alanı, bir şeye merakı olmayanı, ağırlıktan başka bişey yansıtmayanı, kendisiyle barışık olmayanı, hep kötüleyeni, hiçbirşeyi beğenmeyeni, yumuşak olmayanı, etrafına anlamsız çizgiler çekip onun içinde duvardan duvara çarpanı, gelişmek için uğraşmayanı, sevgisini korkmadan veremeyeni, öylesine kendinden emin olup beni doğrularımdan neredeyse şaşmaya yönlendireni ve olduğu yerin sadece gölgesinde güneşlenmeye çalışanı bırakıyorum. an itibariyle, koptuk.

bulutlar dağılmak üzere.

uzun bi süreden sonra ilk defa deliksiz bir uyku uyumuş, mutlu ve kendimi iyi hisseder şekilde uyandım bu sabah. ailede olan bir gelenekmiş gibi, ilk iş olarak çay demledim. alttaki suyun fokurtusunu duymaya bayılıyorum! sevdiğim bir müzik koydum. camı açtım ve bu güneşli günü içime çektim. “ne güzel bir gün”… 
biraz vakit geçirdikten sonra, bu güzel günü bi anda gözyaşalarına boğan bir haber ile, hayatın nası bişey olduğunu hiçbi zaman tam olarak anlayamayacağımı bir kez daha anladım. böylesine hoş uyanmanın bi anda yersiz ve gereksiz olduğunu düşündüm. o hoş uyanma bu gün dışında herhangi bir gün olabilirdi! olmalıydı! fakat gözyaşları aktıkça, aslında tam da bu günün böyle güzel bi uyanışa ihtiyacı olduğunu fark ettim. 
ben hep kocaman bir ailede büyüdüm. ve ailenin önemini sorguladığım her an, bizi bir arada tutmayı başaranlara sonsuz inandım. ne olursa olsun biz hep biz olduk. bundan böyle de öyle olacağız. yavaş yavaş görünürde eksilsek de, beraber olduğumuzu biliyorum.
yaşadığım şehirden bir başka şehre geldim. ‘bizim’ buluştuğumuz şehre. bana hala bizim köy… ev sessiz. rüzgar o kadar kuvvetli ki ağaçları bir o yana bir bu yana sallıyor. hışırtılar yükseliyor alçalıyor. sanki gideni almaya gelmiş gibi… bu ihtişamlı seramoniyle gitmek ne güzel! 
içimdeki hüzün gitmiş olmasından değil, son bir kez görememiş olmamdan… beni doğduğum andan itibaren karşılıksız, kalbinin tümüyle, tüm içtenliğiyle seven, her koşulda yanımda olan, iyi bir hayat sürdürmem için elinden geleni yapan, beni koruyan, bana harika bir örnek olan, görüştüğümüzde kollarını iki yana açıp ‘kızım’ diye sarılıp beni gördüğüne gercekten sevindiğini gözlerinden anladığım biricik dedemi, güneşli bir sabahı ve rüzgarlı gecesiyle bu gün tertemiz havaya bıraktık. 
seni hep çok ama çok seviyorum dedecim! biz hep beraberiz, koskocaman bir aileyiz.

uzun bi süreden sonra ilk defa deliksiz bir uyku uyumuş, mutlu ve kendimi iyi hisseder şekilde uyandım bu sabah. ailede olan bir gelenekmiş gibi, ilk iş olarak çay demledim. alttaki suyun fokurtusunu duymaya bayılıyorum! sevdiğim bir müzik koydum. camı açtım ve bu güneşli günü içime çektim. “ne güzel bir gün”… 

biraz vakit geçirdikten sonra, bu güzel günü bi anda gözyaşalarına boğan bir haber ile, hayatın nası bişey olduğunu hiçbi zaman tam olarak anlayamayacağımı bir kez daha anladım. böylesine hoş uyanmanın bi anda yersiz ve gereksiz olduğunu düşündüm. o hoş uyanma bu gün dışında herhangi bir gün olabilirdi! olmalıydı! fakat gözyaşları aktıkça, aslında tam da bu günün böyle güzel bi uyanışa ihtiyacı olduğunu fark ettim. 

ben hep kocaman bir ailede büyüdüm. ve ailenin önemini sorguladığım her an, bizi bir arada tutmayı başaranlara sonsuz inandım. ne olursa olsun biz hep biz olduk. bundan böyle de öyle olacağız. yavaş yavaş görünürde eksilsek de, beraber olduğumuzu biliyorum.

yaşadığım şehirden bir başka şehre geldim. ‘bizim’ buluştuğumuz şehre. bana hala bizim köy… ev sessiz. rüzgar o kadar kuvvetli ki ağaçları bir o yana bir bu yana sallıyor. hışırtılar yükseliyor alçalıyor. sanki gideni almaya gelmiş gibi… bu ihtişamlı seramoniyle gitmek ne güzel! 

içimdeki hüzün gitmiş olmasından değil, son bir kez görememiş olmamdan… beni doğduğum andan itibaren karşılıksız, kalbinin tümüyle, tüm içtenliğiyle seven, her koşulda yanımda olan, iyi bir hayat sürdürmem için elinden geleni yapan, beni koruyan, bana harika bir örnek olan, görüştüğümüzde kollarını iki yana açıp ‘kızım’ diye sarılıp beni gördüğüne gercekten sevindiğini gözlerinden anladığım biricik dedemi, güneşli bir sabahı ve rüzgarlı gecesiyle bu gün tertemiz havaya bıraktık. 

seni hep çok ama çok seviyorum dedecim! biz hep beraberiz, koskocaman bir aileyiz.

i sing through the fiery sky,

in the shape of me.

my voice is in the sound of a whistling sparrow.

my scream echoes against mountains.

i expand with drops of rain that drips into the sea.

i become me. 

Gareth Dickson - Noon

wait my darling.
wait for my word.
the word that drifts through thin air,
that is a knot in my throat. 
hold on to your dream.
if not me, it will be something much better than me.
love is cutting my heart into pieces.
it hurts but i guess thats what’s needed.
i am off on a road that will never end.
lost in infinite.
i need you, i want you, but i no longer can have you.
only in dream, my dream of distant light.

wait my darling.

wait for my word.

the word that drifts through thin air,

that is a knot in my throat. 

hold on to your dream.

if not me, it will be something much better than me.

love is cutting my heart into pieces.

it hurts but i guess thats what’s needed.

i am off on a road that will never end.

lost in infinite.

i need you, i want you, but i no longer can have you.

only in dream, my dream of distant light.

kafam karışıyor. hep karışıyor. karışması hoş, işime yaradığı oluyor ama bazı şeyleri anlamıyorum. anlayamıyorum. ve bu nedenle o tür karışıklıklar bir saç yumağı gibi, iyice dolanıyor dolanıyor dolanıyor… tarayamıyorum. açılmıyor. aradığım tarak bulunmaz hint kumaşı anlaşılan!
bu gün şöyleyim:
eğitim almak istiyorum; bir binanın en üst katında, hiç penceresi olmayan ve çatının arkaya dogru alçaldığı, basıldığı, içeriye hava girmesinin neredeyse mümkün olmadığı bir sınıfta 30 kişi oturuyoruz. yan yana dip dibe. öğrenme aşkı deyip, alnımızdan terler akarak dinlemeye koyuluyoruz. sandalyelerin hemen hemen her biri kırık. masa… zaten yok. 
kör veya görmeyenler, yolda onlar için ayrılmış yerden yürürse, ya bir çöp bidonuna ya bir direğe çarpıyor.
caddelerin en kalabalık noktasında yaya ışıkları çalışmıyor.
otobüse binmek istiyorum, akbil değil de kagıttan yapma bir kart var tek seferi 4 tl.
yolda karşıdan karşıya geçicem, aylardır yol yapılmadığı için her yer çamur.
iş yerinde bir şeyi 100 kez rica etmene rağmen hala aynı hata tekrarlanıyor duruyor.
her şeyi bıraktım, hayat bu dedim, oluyor işte böyle şeyler dedim, savaş çıktı!

kafam karışıyor. hep karışıyor. karışması hoş, işime yaradığı oluyor ama bazı şeyleri anlamıyorum. anlayamıyorum. ve bu nedenle o tür karışıklıklar bir saç yumağı gibi, iyice dolanıyor dolanıyor dolanıyor… tarayamıyorum. açılmıyor. aradığım tarak bulunmaz hint kumaşı anlaşılan!

bu gün şöyleyim:

eğitim almak istiyorum; bir binanın en üst katında, hiç penceresi olmayan ve çatının arkaya dogru alçaldığı, basıldığı, içeriye hava girmesinin neredeyse mümkün olmadığı bir sınıfta 30 kişi oturuyoruz. yan yana dip dibe. öğrenme aşkı deyip, alnımızdan terler akarak dinlemeye koyuluyoruz. sandalyelerin hemen hemen her biri kırık. masa… zaten yok. 

kör veya görmeyenler, yolda onlar için ayrılmış yerden yürürse, ya bir çöp bidonuna ya bir direğe çarpıyor.

caddelerin en kalabalık noktasında yaya ışıkları çalışmıyor.

otobüse binmek istiyorum, akbil değil de kagıttan yapma bir kart var tek seferi 4 tl.

yolda karşıdan karşıya geçicem, aylardır yol yapılmadığı için her yer çamur.

iş yerinde bir şeyi 100 kez rica etmene rağmen hala aynı hata tekrarlanıyor duruyor.

her şeyi bıraktım, hayat bu dedim, oluyor işte böyle şeyler dedim, savaş çıktı!

eylül. benim için en garip duygulu ay. en sevdiğim zamanların sonu ve bunun burukluğu, yepyeni bir dönemin başlangıcı ve beraberinde getirdiği heyecan. bi çok şeye tekrar alışmaya çalışarak, bi çok şeyi de geride bırakmanın verdiği boşlukla, o boşluğu dolduracağım onca yeni şeyi düşünüp atıldığım maceranın ilk ayı. 
hava dönüyor soğuğa. önce yağmurlar ve kırmızıya boyanan yapraklar, sonra kısalmaya başlayan ve sonunda kısacık kalan günler, “yağmur oldu kar”lar, yumuşak esintinin ‘kuru soğuk’a geçişi, daha çok pilavlar patatesler ve elma, muhtemelen daha çok stres, iş iş iş, biraz daha iş, kapalı alanlarda vakit geçirmek, lamba denen şeyin öneminin artması, kat kat giyinmek, belki soba, belki kalorifer, belki şömine, hayattaki yerinin biraz daha sorgulandığı anlar, daha çok mum ışığı…
her eylül ayı bir yıl başı gibi aslında. benim hayat yuvarlanmama göre.. ocak değil eylül..

eylül. benim için en garip duygulu ay. en sevdiğim zamanların sonu ve bunun burukluğu, yepyeni bir dönemin başlangıcı ve beraberinde getirdiği heyecan. bi çok şeye tekrar alışmaya çalışarak, bi çok şeyi de geride bırakmanın verdiği boşlukla, o boşluğu dolduracağım onca yeni şeyi düşünüp atıldığım maceranın ilk ayı. 

hava dönüyor soğuğa. önce yağmurlar ve kırmızıya boyanan yapraklar, sonra kısalmaya başlayan ve sonunda kısacık kalan günler, “yağmur oldu kar”lar, yumuşak esintinin ‘kuru soğuk’a geçişi, daha çok pilavlar patatesler ve elma, muhtemelen daha çok stres, iş iş iş, biraz daha iş, kapalı alanlarda vakit geçirmek, lamba denen şeyin öneminin artması, kat kat giyinmek, belki soba, belki kalorifer, belki şömine, hayattaki yerinin biraz daha sorgulandığı anlar, daha çok mum ışığı…

her eylül ayı bir yıl başı gibi aslında. benim hayat yuvarlanmama göre.. ocak değil eylül..

mutfakta çok önemli şeyler olur. düşündüğünden de önemli şeyler.

mutfakta çok önemli şeyler olur. düşündüğünden de önemli şeyler.

ruhun hasletlerini bi kere bile düşünsen, nefsin afetleri belkide hiç olmazdı?

ruhun hasletlerini bi kere bile düşünsen, nefsin afetleri belkide hiç olmazdı?